Atatürk www.turkishvision.com
Home | İletişim | Üye girişi EnglishEnglish | TürkçeTürkçe | DeutschDeutsch
Arama
Ana sayfa
Güncel
Forum
Forum Yorumlar
Duyurular
Ekonomi
Sağlık
Yaşam
Bilim & Teknoloji
Kültür & Tarih
Serbest Yorumlar
Şikayetler
Anketler
Komik
Fıkralar
Atom Santraline karşı imza kampanyası
Serbest yorum yaz
Duyuru yaz
Şikayet yaz
Sinop
Üye girişi
Üye ol
Şifremi gönder
Sayfayı öner
İletişim
Sponsorlarımız
Email
Kendimiz hakkında
Sunday, 5. September 2010
Güncel

12.08.2010 1609
İgor Torbakov: Türkiye ABD ve Avrupa'nın alışılmış 'küçük ortağı rolünü' oynamaktan vazgeçti
Rus yayın organı Gazeta.ru için Türkiye ile ilgili bir analiz kaleme alan Rusya'nın Finlandiya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başuzmanı İgor Torbakov,Türkiye'nin ABD ve Avrupa'nın alışılmış 'küçük ortağı rolünü' oynamaktan vazgeçtiğine dikkati çekti.Analiz şöyle:

Türk politikasının "dönüş" yaptığından ve "İslamlaştırılmakta" olduğundan ziyade, Batılı ortakların çoğunun karşısında, Amerika ve Avrupa'nın alışılmış "küçük ortağı" rolünü oynamaktan vazgeçen yeni Türkiye'den bahsetmek gerekiyor.

Geçenlerde New York'ta yapılan bir toplantıda konuşan Amerikan Uluslararası İlişkiler Konseyi uzmanlarından William Drozdyak, günümüzün kilit sorununun Türkiye'nin nereye yöneldiği olduğunu belirtti. Amerikan meslektaşla mutabık olmamak mümkün değil. Gerçekten de birkaç aydır hem dünya medyası hem de profesyonel analitik yayın organları, sık sık Ankara'nın dış politikasının karakteri ve hedefleri hakkında sıcak tartışmalar içeren yazılara yer veriyor. Türkiye'nin, İran'ın nükleer programıyla ilgili tutumu yüzünden Washington ile sürtüşmesinin artması, bir de İsrail'in Filistin topraklarındaki politikasıyla ilgili olarak İsrail ile ilişkilerinin önemli derecede kötüleşmesi, Türkiye'nin birçok Batılı ortağını kaygılandırıyor.

BM Güvenlik Konseyindeki Türk temsilcinin İran'a yaptırım uygulanmasına karşı oy kullanması (bu adım ABD'nin çıkarları açısından "açıkça skandal" niteliği taşıyor) ve 9 Türk vatandaşının ölümüne yol açan Özgürlük Filosu'na İsrail komandolarının saldırısı yüzünden Ankara'nın Kudüs ile diplomatik ilişkilerini kesme tehdidi, birçok uluslararası uzman tarafından Ankara'nın dış politikasında "dramatik bir dönüşü" simgeleyen bir nevi "Rubicon sınırı"nı geçiş olarak değerlendirildi.

Bazı analistler, Türkiye'nin "uluslararası kimliğinin" tümüyle değiştiğinden bile bahsediyor. Onlara göre, iktidardaki AK Partili muhafazakâr İslamcı politikacılar tarafından yönetilen ülke, formalite olarak hâlâ NATO üyesi olarak kalmasına ve AB'ye üyelik müzakerelerini yürütmesine rağmen gerçekte, Batı'nın sadık müttefiki olmaktan çok Müslüman dünyasında adeta bir güç merkezine dönüştü. Giderek daha popüler olmaya başlayan "dönüş" tezi, Türkiye'nin jeopolitik olarak nereye yöneldiği sorusuna tek ve kesin bir cevap olabilir mi? Bence böyle bir cevap son derece yanlış olur.

Türkiye'nin "Batı'nın Çapa"sından kurtulup Arap dünyası ve genellikle Doğu'ya yavaşça hareket ettiğinde ısrar eden uzmanlar, bu ülkenin son derece karmaşık olduğunu anlaşılan göz önünde bulundurmuyorlar. Ayrıca ülkenin hızlı gelişme tempoları ve son 20 yıl içinde Türk toplumunda yer alan derin sosyo-ekonomik değişiklikler sık sık gözardı ediliyor. Türkiye'nin iç ve dış siyasi dinamiğini daha iyi kavramak için bugünkü durumunu daha geniş bir tarihi açıdan ele almak gerekiyor.

Türkiye'nin jeopolitik yönelimini değiştirdiğini savunan kişilerin ileri sürdüğü en önemli gerekçe şudur: Muhafazakâr seçmenlerin eğilimlerine dayanan İslamcı AK Parti, açıkça Batı aleyhtarı (başka deyişle Müslüman yanlısı) ideolojik bir politika yürütüyor ve bu politika, Atatürk'ün laiklik ilkelerine ve Ankara'nın dış politikasının "Batı Yönelimine" dayanan cumhuriyetçi Türkiye'nin "geleneksel" stratejisine ters düşüyor. "Türkiye'nin dönüşünü" gösteren ek bir neden olarak da AB'nin, Müslüman Türkiye'yi kabul etmek istemeyişi gösteriliyor. Bu üyelik, sözde Türk elitindeki İslamcı eğilimleri güçlendiriyor. Örneğin ABD Başkanı Barack Obama, İtalyan "Corriere della Sera" gazetesine temmuz ayında verdiği demeçte, Türkiye yönetimini "yeni ittifaklar aramaya" ve Orta Doğu'nun diğer Müslüman ülkelerle yakınlaşmaya iten uzak görüşlü olmayan Avrupalı politikacıları eleştirmişti. Ancak tartışmanın vakum ortamında değil, tarihi açıdan ele alındığında durumun daha karmaşık olduğu görülecektir.

Birincisi, Kemalist Türkiye'yi, iktidardaki AK Partili kötü niyetli İslamcıların şimdi temellerini sarsmak istediği klasik bir laik ülke olarak nitelendirmek yanlış olur. Önde gelen Türk sosyoloji uzmanları, Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet yapısının birbiriyle çatışan ideolojik temele, yani Sünni Müslüman milliyetçiliğine ve laik vatandaşlık konseptine dayalı olduğuna işaret ediyor. Gerçekten de Türkiye anayasasına göre, İslam ne devletin resmî dini ne de hukukunun ve açık politikasının bir kaynağı. Buna rağmen Türkiye'de, 80 bin Sünni cami ibadete açık, devlet 90 bin imamın maaşını ödüyor ve okullarda din derslerinin okutulması zorunlu. Bu iki bileşen, yani İslam milliyetçiliği ve laik vatandaşlık ideolojisi onlarca yıl boyunca Türkiye'nin dış politikasını biçimlendirmiş ve şimdi bu süreç devam ediyor.

İkincisi, Kemalist Türkiye'nin kalıcı "Batı yönelimi" tezi de ciddi düzeltmelere muhtaç. Öteden beri Türk eliti, Batı'ya ve Batılı güçlerin Türkiye'nin işlerine karışması yaklaşımı daima ikili bir karakter taşıyordu. Bu yaklaşımın kökenleri çok eski zamanlara uzanıyor: Örneğin, 19. yüzyılda büyük güçlerin zayıflamış Osmanlı İmparatorluğu'na eşit olmayan (aslında yarı sömürgeci) şartları zorla kabul ettirmesi, Hristiyan azınlıkların ayrılıkçı hareketlerinin Avrupalılar tarafından desteklenmesi ve Sevr Anlaşması'na tepki gösterilmesine (Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nu taksim etme çabasına Türklerin tepkisine) işaret etmek yeter.

Kemalistlerin millî projesi için "Batı'nın Çapa Demiri"nin önemine rağmen, bu proje daima ikili bir karakter taşıyordu ve ne pahasına olursa olsun millî egemenlik özellikle vurgulanıyordu.

Ünlü Amerikalı analist İen Lesser şöyle yazıyor: "Soğuk savaşın doruk noktasında bile Türkiye ile Batı arasındaki stratejik iş birliğinde, bir yandan SSCB'nin askerî gücüyle karşı karşıya kalmanın yanı sıra, örneğin Kıbrıs, Ege Denizi bölgesinde istikrar ve Türkiye'deki askerî üsleri NATO'nun hedefleri dışında kullanma konusunda görüş ayrılığı vardı."

Bugün Ankara'nın Orta Doğu'ya yönelmesine üzülenlere Türk tarihçileri bir olayı hatırlatabilir: "Soğuk savaş" başladığı zaman Türkiye, NATO'nun güvenlik şemsiyesi altında olmak için çaba harcarken İngiltere, Türkiye'ye Orta Doğu'da Sovyet tehdidine karşı Batılı ülkelerin çıkarlarının savunucusu rolünün verilmesini ve Orta Doğu Güvenlik Örgütüne kabul edilmesini teklif etmişti. 1950'de serbest seçimlerin yapılması sonucunda iktidara gelen Demokrat Parti, Kore'ye Türk askerî birliklerini gönderdikten sonra ancak Ankara, NATO üyeliği konusunda Washington'un olumlu cevabını aldı.

Bir de Avrupalıların Türkiye'nin AB üyeliğine olumsuz tavrının Ankara'nın dış politikasını ne denli etkilediğine daha gerçekçi açıdan bakmak gerekiyor. Ülkenin başlıca stratejik hedefinin Avrupa ile bütünleşme olduğu konusunda Türkiye yönetiminin çok sayıdaki resmî beyanatına rağmen, iyi bilgilere sahip Türk kaynakları gayri resmî olarak yaptıkları açıklamalarda "şimdi çok yavaş süren etkileşimden tamamen memnun" olduklarını söylüyorlar, çünkü şimdiki durum "AB üyeliği konusunda karar verilmesini zorlamıyor" Böylece Avrupalı ülkelerin kendi kulübüne Türkiye'yi kabul etmek istemeyişi, Batı'yı kaygılandıran Ankara'nın dış politikasındaki eğilimlerle herhalde sıkıca bağlı değildir.

Bugün Türkiye'nin AB üyeliği olasılığı daha gerçekçi olsa bile, AK Parti yönetimi büyük bir ihtimalle aynı dış politikayı yürütürdü. Eğer bu gerçekten de böyleyse acaba hangi etkenler Türkiye'nin politikasının gerçek motorudur?

Öncelikle, hem ülke içinde hem de Türkiye'yi çevreleyen dünyada temel yapısal değişiklikleri değerlendirmek gerekiyor. Şimdiki dış siyasi rotanın başlıca mimarları olan ılımlı İslamcıların iktidarda olması, birbiriyle bağlı şu sosyal- ekonomik süreçlerle ilgili: Ekonomik büyüme, Anadolu'da güçlü iş adamları sınıfının ortaya çıkması ve fakir dindar ve muhafazakâr halkın köylerden şehirlere yerleşmesi. Daha kökten dinci bir İslam partisi içinden büyüyen AK Parti, bunlara eskiden sahip olmadıkları siyasi oy hakkını tanıdı. Demokratik süreçlerin genişletilmesi dış politikayı da etkiledi ve kamuoyunun rolünü son derece güçlendirdi.

"Soğuk savaşın" sona ermesiyle birlikte ülkeyi çevreleyen jeopolitik ortam da kökten değişti. 1990'lu yılların başında Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Büyük Orta Doğu yeniden Türkiye'nin siyasi ve ekonomik etkisine açılınca, Ankara'nın ihtiraslarının hızla artması kaçınılmaz oldu.

Yeni şartlarda Türk eliti, Türkiye'nin "Batı medeniyetinin" güneydoğusunu komünist tehditten savunarak NATO çerçevesinde oynadığı oldukça mütevazı rolden artık memnun değildi.

İhtirasların artmasına paralel olarak, ülkenin dış politikasının esasları da değişiyordu. Eski Kemalist elitlerin de Avrupa'ya yöneliminden vazgeçmesi kaçınılmazdı. Yeni teorisyenler, (sıkça Yeni Osmanlılar diye anılan) Kemalistlerin Doğu politikasını eleştirirken (bu çerçevede Türkiye daima ikinci sınıf ülke olmaya mahkumdu) eşsiz "tarihi ve coğrafi derinliğe" sahip Türkiye'nin, dünyanın bir dizi stratejik bölgelerinde daha önemli rol oynayabildiğini ve oynaması gerektiğini söylüyorlar. Başka bir deyişle, Türkiye'nin şimdiki yönetimine göre Ankara, "soğuk savaş" dönemindeki marjinal aktörden kilit bir ülkeye, bölgesel (belki de küresel) önemde olan bir ülkeye dönüşmelidir.

Böylece, eskiden kenar bölgeler olan bölgelerde Ankara'nın son derece aktif olması Türkiye'nin çıkarları açısından şu iki etkene dayanıyor: Bir yandan değişmiş şartlar, diğer yandan da Türk elitinin, ülkelerinin dünya arenasında reel jeopolitik ağırlığı ve önemi hakkında bazen abartılmış mütalaaları.

Ankara'nın dış siyasi rotasının bir önemli etkeni daha, kuşkusuz, ticari menfaat olmaktadır. Hızla gelişmekte olan ve ihracata yönelik Türk ekonomisi, malları için sürekli sürüm pazarı aramaktadır. Orta Doğu ülkeleriyle iş ilişkilerinin genişletilmesi, daha önce kurulan ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesini ve yeni ticari olanaklarının ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu bakımdan Orta Doğu'ya "dönüş" pragmatik bir adım olup, aynı zamanda önemli çıkar sağlayan dış siyasi rota da olmaktadır; bu rotada siyasi ekonominin rolü de az değil.

2008'de Türkiye'nin AB ile ticaret hacmi ilk kez yüzde 50'nin altına düştü. Aynı yıl Türkiye'nin ithalatının yüzde 8,7'si ve ihracatının 19,3'ü Orta Doğu ülkelerine yapılıyordu. Uzmanlar, bunu rekor olarak nitelendirdi.

Ticaretin yönünü değiştirmesi, Türkiye'nin Batılı ortaklarının ekonomilerini sarsan küresel mali krizin geçici bir sonucu olduğu tahmin edilebilir. Bu eğilim galiba kalıcı ve uzun sürelidir. Türkiye hakkında pek çok bilgiye sahip olanlardan biri, İngiliz araştırmacı Andrew Mango şöyle yazıyor: "AB, Türk ihraç mallarının yüzde 40'ından fazlasını ithal edip hâlâ başlıca yatırım ve turizm kaynağı olarak kalmakla birlikte Türkiye'nin ekonomik büyümesinin perspektifleri AB ile değil, Türkiye'nin çok muhtaç olduğu petrol ve doğal gaz üreticisi ülkelerle ticarete bağlıdır." Mango, Ankara'nın yeni ortakları arasında "Rusya, Arap ülkeleri ve İran'ın" bulunduğuna işaret ediyor.

Gerçekten, Türkiye'nin dış siyasi rotasını belirleyen etkenler arasında ülkenin enerji kaynaklarına çok bağımlı olduğunu dışlamak ciddi yanlışlık olur. Türkiye, tükettiği doğal gazın yüzde 63'ünü Rusya'dan ve yüzde 20'sini İran'dan satın alıyor.

Yukarıda yazılanlardan bir sonuç çıkaralım: Türkiye, iç ve dış değişikliklerin etkisinden dolayı ulusal çıkarlarını yeniden gözden geçiriyor.

ABD'nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz, düzenlediği konferansta, çok haklı olarak şöyle demiştir: "Etrafındaki dünya hızla değişirken neden Türkiye değişmez kalsın?"

Bu nedenle Türkiye'nin politikasında "dönüş"ten ve "İslamlaşmadan" daha ziyade, Batılı ortakların çoğunun kendine daha çok güvenen, Amerika ve Avrupa'nın, alışılmış "küçük ortak" rolünü artık oynamak istemeyen, ekonomik açıdan dinamik ve ihtiraslı bir ülke olan "yeni Türkiye" ile ilişkilerde bulunmaya psikolojik bakımdan hazır olmadığından bahsetmek gerekiyor. Burada esas ciddi sorun, Türkiye'nin "Doğu'ya" yavaşça hareket edip etmediği değil, hedef ve araçları arasındaki doğru oranı kurarak ve eski ile yeni ortakları arasındaki ilişkilerinde uyumlu bir oranı bularak, yeni ihtiraslı politikasını etkin şekilde yürütüp yürütemeyeceğidir. Bu kilit sorunun cevabı şimdilik belli değil.

Fakat bir şey artık şimdiden bellidir. Ankara'nın dış politikasının etkinliği, Kürt sorununu çözme, toplumda büyümekte olan kutuplaşmayı durdurma, demokrasiyi birleştirme ve yasaların fiilen üstünlüğünü kurma gibi en hassas iç sorunları çözebilmesine büyük ölçüde bağlı olacak. Bu karmaşık sorunların başarıyla çözülmesi, ancak laik rejim konseptine dayalı olmaması hâlinde mümkün olabilir. Aşırı popülizm ve İslamcı milliyetçiliğe dayanmak, yanlış olur.

Kaynak: www.abhaber.com ... »

12.07.2010 1608
'Artık Türkiye her isteneni yapmayacak'
Le Monde Diplomatique'de yayımlanan bir makalede, "Türkiye'nin kendine güveninin arttığı, bundan sonra her isteneni yapmayacağı" yorumu yapıldı.

AA

PARİS - Fransız Le Monde Diplomatique dergisinde Türkiye'deki eksen kayması tartışmalarını değerlendiren bir makale yayınlandı.

Mensur Akgün imzasıyla yayımlanan makalede, bir süredir ekseninin kaydığı söylenen Türkiye'nin kendine güveninin son dönemdeki girişimleri nedeniyle arttığı, bundan sonra dış politikada daha bağımsız hareket edeceğinin aşikar olduğu ve gerekirse kendi çıkarlarını, geleneksel müttefiklerinden ayrı tanımlayacağı belirtildi.

Akgün, Türkiye'nin geçmişte olduğu gibi AB ve ABD'den gelen tek taraflı taleplere daha az açık olacağını ifade ederek, "Kısacası, Türkiye bundan böyle kendisinden her isteneni yapmayacak" yorumunu yaptı.

Bu durumun, Batı'ya duyulan herhangi bir düşmanlıktan ziyade uluslararası politikaların değişen dinamikleriyle ilgili olduğu ifade edilen yazıda, "Soğuk Savaş, 20 yıl önce sona erdi ve Türkiye'nin ittifak ortağı olarak rolünün doğası açıkça değişti" denildi.

TÜRKİYE TARİHİ İLE UZLAŞIYOR

Yazıda, Türkiye'yi eksen kaymasıyla suçlayanların, küresel politikaların dönüşümünü, bu değerler ve (ideolojik) eğilimlerle karıştırdığı, bu noktada eksen kayması meselesinin bir tehdit olarak algılandığı vurgulanırken, öte yandan Türkiye'nin sadece, 1839 yılında Tanzimat reformlarının yapıldığı dönemde baş gösteren değerler ve genel eğilimleri sürdürdüğü kaydedildi.

Değişim içinde olduğu şüphe götürmeyen Türkiye'nin kendi tarihiyle her ne kadar yavaş da olsa uzlaştığı, özellikle Ermenistan dahil olmak üzere komşularla normalleşme sürecinin uygulamaya koyulduğu, demokratikleştiği ve insan haklarına daha fazla saygı gösterildiği ifade edilirken, bunun her şeyin mükemmel olduğu anlamına gelmediği, ancak genel gidişatın, iç ve dış politikada daha demokratik ve çoğulcu bir Türkiye olduğu dile getirildi.

FRANSA'NIN DA MI EKSENİ KAYIYOR?

Yazıda, "Demokratikleşmeyi, Kürt sorununa bir çare gibi önermek bir eksen değişikliğini mi? Ya da Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmek için adımlar atmak veya geleneksel husumeti sona erdirmek için Kuzey Irak'a resmi ziyarette bulunmak mı? Veyahut Kıbrıs meselesinin, BM parametreleri temelinde çözümünü desteklemek mi ya da Ege'deki sorunları çözmek için tekliflerde bulunmak mı?" soruları soruldu.

Buna, Türkiye'nin Orta Doğu ve Arap dünyasıyla ilişkileri derinleştirerek, eksen kaydırdığı yanıtının verilebileceği, ancak aynı şeyin Fransa için de söylenebileceği ifade edilen yazıda, "Başbakan Nicholas Sarkozy, bu ülkelerden binlerce mil uzakta olmasına rağmen Suriye'nin İsrail ile sorunlarını çözmeye çalışıyor" denildi.

NEDEN BATI KARŞISINDA DUYULAN AŞAĞILIK KOMPLEKSİ Mİ?

Mensur Akgün, yazısında Türkiye'nin neden kendi komşusu Orta Doğu'daki sorunları çözmede olumlu rol oynamayacağını, yakın tarihi ve kültürel bağları olan bu ülkelerle yatırım, turizm ve ticaretten neden para kazanamayacağını ve neden bu ülkelerle ilişkilerini geliştiremeyeceğini sorarak, "Eksen kayması suçlamasının Batı karşısında duyulan aşağılık kompleksiyle ilişkisi olabilir mi?" sorusunu gündeme getirdi ve böyle korkuların, Türkiye'de meydana gelen gerçek dönüşümü anlamaya çalışanların önüne engeller çıkardığını ifade etti.

TÜRKİYE HER GEÇEN GÜN DAHA BATILI OLUYOR

Bazılarının hala Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ve onun sözde gizli İslamcı amaçlarının, Türkiye'yi AB'den uzaklaştırdığına ve Türkiye'yi bir İslam ülkesine dönüştürdüğüne inandığı belirtilen yazıda, "Türkiye eksenini değiştirmiyor, her geçen gün daha "Batılı" oluyor. Tek fark, daha kendine güvenli olması, takip ettiği politikaların doğru olması, girişimleri için saygı uyandırması" ifadesi yer aldı.

ESASINDA AB'NİN EKSENİ DEĞİŞİYOR

Akgün, "Öyleyse ekseni değişen kim? Cevap, ne yazık ki, Avrupa'nınki, özellikle AB'ninki. AB, kendi değerlerinden uzaklaşıyor, asılsız korkuları yüzünden temel ilkelerini kurban ediyor ve Türkiye'ye geldiğinde sözlerini unutuyor" diye yazdı.

Akgün ayrıca, Türkiye'nin kendi bölgesinde barış ve istikrar gücü ve dünya politikalarında bir aktör olarak potansiyelinin daha farkına vardığını, bunun bazılarını huzursuz ettiğini, ancak istikrar sahalarının genişletilmesiyle ve sorunların barışçıl yollardan çözülmesiyle ilgilenenlerin, Türkiye'nin bölgesinin ihtiyaç duyduğu vizyona sahip olduğuna itibar edeceklerine inandığını yazdı.

Kaynak: www.ntvmsnbc.com ... »

11.06.2010 1607
'İsrail, insanları öldürmekten keyif alır'
İsrail'e karşı yaptığı eleştirilerle dikkat çeken ünlü Yahudi akademisyen Norman Finkelstein, yine ağır konuştu. "İsrail devletinin insanları öldürmekten keyif aldığını" iddia eden Finkelstein, bu ülke için önemli olanın güç ve toprak elde etmek olduğunu savundu.

Birleşmiş Milletler'de gazetecilere konuşan ünlü akademisyen, İsrail devletine yönelik sert eleştirilerde bulundu. Kendisine İsrail'e bu kadar sert eleştiri getirmekten korkup korkmadığı sorulan Finkelstein, "Bence hepimiz korkmalıyız. Onlar şimdi çok tehlikeli bir zamanda olduklarını düşünüyor. Neden derseniz, kendilerini zayıf görüyorlar." dedi. Finkelstein, "Onların umurunda değil öldürmek, yeter ki toprak elde etsinler, güç kazansınlar. Hatta öldürmek onlar için keyif verici bir durum." diyerek Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın Davos'da İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e söylediği sözleri de teyit etti.

İsrail'in bilerek ve isteyerek Türk gemisine saldırdığını ve bunu da özellikle uluslararası sularda yaptığını aktaran Finkelstein, "Zira bu yardım filosunun yola çıkmasına Türkler öncülük etmişti. İsrail yetkilileri de bunu çok iyi biliyordu. Bu nedenle de İsrail baskını Türklere karşı bir güç gösterisine dönüştürdü." diye konuştu. Mavi Marmara'ya askeri müdahale olmadan rahatça Gazze'ye gidişinin durdurulabileceğini belirten Finkelstein; ancak İsrail'in her zaman olduğu gibi şiddet tercih ettiğini aktardı.

Türk insanı Başbakan Erdoğan'ın dediği gibi kanlı baskından sorumlu olanların cezalandırılmasını istemede haklı bulan Finkelstein, "Erdoğan bir şekilde halkın bu coşkulu isteğine karşılık vermek durumunda ama ne yapar bilemiyorum. Bunun yolu da bence şeffaf ve bağımsız uluslar arası araştırma grubunun kurulması için sonuna kadar çaba göstermek." dedi.

İSRAİL ULUSLARARASI ARAŞTIRMADAN ÇOK KORKUYOR

İsrail'in bağımsız bir uluslar arası araştırma grubunu asla istemeyeceğini savunan Finkelstein, "Bundan da son derece korktuklarına inanıyorum. İsrail yetkilileri de biliyor ki bağımsız uluslararası bir araştırma grubu İsrail'in korsan bir devlet olduğu gerçeğini ortaya çıkaracak." şeklinde konuştu.

Richard Goldstone'un kaleme aldığı ve soy ismi ile anılan Goldstone raporunun ne kadar doğru olduğunu son olayların belgelediğini anlatan ünlü akademisyen, İsrail'in yeniden uluslararası camia nezdinde çocuklarının gözü önünde babalarını öldüren ülke imajını yeniden hatırlanmasını istemediğini dile getirdi.

Amerika'da bazı çevrelerin Başbakan Erdoğan için "çok reaksiyon gösteriyor" diye yorumlamasını eleştiren Finkelstein, "Peki bu saldırı Amerikan gemisine olsaydı ne yapardı eleştirenler acaba? İran devleti Basra Körfezi'nde Amerikan bayraklı yolcu gemisine kanlı baskın düzenleseydi ne yaparlardı Erdoğan'ı eleştirenler?" dedi.

Bu tür olaylarda haksızlığa uğrayan ülkelerin reaksiyon göstermelerine Amerika'da bazı çevrelerin alışık olmadığını belirten Finkelstein; ancak böyle sert tepkilerin sadece süper güç sahibi ülkenin işi olduğunu düşündüklerini vurguladı.

BASKIN, İRAN İLE VARILAN TAKAS ANTLAŞMASINA TEPKİ DE OLABİLİR

Kanlı baskının İran'ın zenginleştirilmiş uranyumu Türkiye üzerinden takas yapacağı antlaşmasına varması için Türkiye'nin çabalarına İsrail'in bir tepkisi olarak değerlendirilebileceğini savunan Finkelstein, "Ben böyle bir şeyin olabileceğine inanıyorum." dedi. Türkiye'nin bölgesinde artan gücü İsrail'i rahatsız etmeye başladığını ileri süren Finkelstein, "Nasıl ki bir dönem Mısır'ın güçlenmesinden rahatsızlık duymuşsa İsrail'in bugün de Türkiye'den rahatsız olması kuvvetle muhtemel." ifadelerini kullandı.

İsrail devletinin çevresinde güçlü bir devletin varlığını asla istemediğini bunun kendisi için tehdit unsuru gördüğünü savunan ünlü akademisyen şunları kaydetti; "Bakın 1967 yılında Mısır bölgede nüfuzunu arttırınca önce Suriye ile bir yakınlaşma antlaşması imzaladı, sonra bunlara Ürdün de katıldı. Bu üçlü ittifakı bozmak için de İsrail 6 gün savaşlarına girdi. Şimdi ise İran ile yakınlaşan Türkiye, yanına Suriye'yi de kattı ve bu İsrail'in kafasında bir tehdit olarak algılanmaya başlandı. Ancak bugünün 1967'den farkı, İsrail'in karşısında çok daha güçlü devletlerin olduğudur. Yani İran ile Türkiye gibi iki güçlü ülke var ve İsrail bunlarla nasıl baş edeceğini bilemiyor."

PKK ile İsrail'in eş zamanlı olarak saldırılarının bağlantılı olup olduğu yolundaki soruya Finkelstein, "İsrail'in birçok kirli yöntemleri vardır. Bakın şimdi Ermenistan kozunu Türkiye'ye karşı kullanmaya kalkıyorlar. Dubai'de Filistinli askeri yetkiliye karşı düzenlenen suikast da bunu gösteriyor, Lübnan ya da Gazze operasyonları da. İsrail sorun olarak gördüğü şeyleri kirli yollarla çözmeye alışık bir ülke." dedi. Finkelstein son olarak, "İsrail her sorununu askeri güç kullanarak çözmeye çalışıyor ki bu aslında İsrail'in sorunlarının giderek daha da büyümesine neden oluyor." diye kaydetti.

(CİHAN)

Kaynak: www.zaman.com.tr ... »

29.11.2009 1606
Newsweek'ten ilginç analiz: Türkiye, Irak Savaşı'nın gerçek galibi
Dünyaca ünlü Amerikan dergisi Newsweek, Türkiye'yi Irak Savaşı'nın gerçek galibi ilan etti. Haftalık haber dergisi, pazartesi çıkacak olan yeni sayısında birçok gözlemcinin beklentilerinin aksine İran'ın değil, Türkiye'nin bölgede güç kazandığını savundu.

"Türklerin zaferi" başlıklı makalede, "Türkiye, Irak Savaşı'nın dışında kalarak savaşın gerçek galibi oldu." denildi. Türkiye'nin yeniden inşa edilen Irak'ın en büyük ticari ortağı haline geldiği belirtilen makalede, ABD kökenli firmaların "çaresizce kenardan izlemek zorunda kaldığı" birçok dev ihaleyi Türk firmalarının kazandığı hatırlatıldı.

Türkiye muhabiri Owen Matthews tarafından kaleme alınan makalede şu ifadeler kullanıldı: "Bölgesel etki anlamında Türkiye'nin hiçbir rakibi yok. Erdoğan, uzunca bir dönem ABD hegemonyasında kalmış Ortadoğu bölgesindeki gücünü pekiştirmek için Türkiye'nin bağımsızlığına vurgu yapıyor. Haftaya ABD Başkanı Obama'nın resmi davetlisi olarak Washington'a gidecek olan Erdoğan, daha birkaç hafta önce İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın nükleer programını savunuyordu."

2003 yılında tezkerenin reddedilmesini Türk-Amerikan ilişkilerinin dip noktası olarak tanımlayan dergi, "Ancak tezkerenin reddi aynı zamanda Türkiye'nin ekonomisini ıslah ettiği, bölgesel etkisini artırdığı ve ABD'yle yeni bir ilişki tarzı geliştirdiği dönemin de başlangıcı oldu. Doğrusu, Türkiye'nin bölgedeki yeni duruşu, ülkeyi ABD'ye boyun eğen bir vekil yahut araçtan çok daha değerli bir aktör haline getirdi." dedi.

Dergi, AK Parti hükümetinin 8 yılda geçmişte 'durgun su'ya benzeyen Türk ekonomisini ikiye katlayarak bölgesel bir güç kaynağı haline getirdiğine dikkat çekti. Türk hükümetinin Rusya, Irak ve İran gibi komşularıyla ekonomik ilişkilerini geliştirirken, Suriye ve Ermenistan gibi ülkelerle diplomatik sorunlarını çözmeye çalıştığını belirtti. Dergiye konuşan Davutoğlu'nun "NATO, Türkiye'nin en büyük müttefikidir ve Avrupa'yla birleşme Türk dış politikasının temel amacıdır. Ancak bu güçlü ilişkiler, bizim Ortadoğu, Asya, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Afrika gibi coğrafyaları ihmal etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor." sözlerine yer verdi. Matthews, 350 yıl boyunca Osmanlı hakimiyetinde olan Cezayir'den Budapeşte'ye uzanan bir coğrafyada, Türkiye'nin tekrar barışı sağlamaya en yakın ülke olduğunu savundu.

Davutoğlu: 2023'te AB üyeliği hayal değil

Newsweek'e konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "10 yıl sonra Türkiye'yi nerede görüyorsunuz?" şeklindeki soruya, "Tüm komşularıyla ekonomik entegrasyonunu gerçekleştirmiş ve güçlü ilişkilere sahip bir ülke görüyorum. AB üyesi olmuş, NATO'da inisiyatif alan ve G-20 gibi ekonomik yapılarda etkin bir ülke hayal ediyorum. Bu hedeflerin Cumhuriyet'in 100. yılı olan 2023'te yani 14 yıl sonra gerçekleşmesi için bir engel görmüyorum." sözleriyle cevap verdi. Son dönemde "Türkiye yüzünü doğuya dönüyor" şeklindeki analizleri de değerlendiren Davutoğlu, Türkiye'nin içinde yaşadığı coğrafya ve tarihi mirası nedeniyle çok boyutlu bir dış politika izlemeye mecbur olduğunu ifade etti.

Kaynak: www.zaman.com.tr ... »

21.10.2009 1605
Türkiye-İsrail: Düşünmesi gereken kim?
Radikal yazarı Cengiz Çandar Türkiye İsrail ilişkilerinde gözden kaçanları ve değişen dengeleri yazdı:

TÜRKİYE-İSRAİL: DÜŞÜNMESİ GEREKEN KİM?

Türkiye ile İsrail arasında ilişkiler giderek kötüleşiyor. Dar görüşlü bazı Amerikalılar için bu kabul edilemez bir durum, zira ABD'nin Ortadoğu'da iki 'demokratik müttefiki' var, biri İsrail diğeri Türkiye. Türkiye'nin 'demokratik olmayan' bölge ülkelerine yaklaşırken, 'demokratik' İsrail'den uzaklaşması kabul edilebilir bir şey mi?

Bu yaklaşımın altında üstü kapalı bir tehdit de sezilmiyor değil. Türkiye'nin -açıkçası Başbakan Tayyip Erdoğan'ın- İsrail'e böyle olumsuz bir tavırla davranmasının Türkiye'ye 'maliyeti' fena halde çıkar, Türkiye bundan zarar görür. Yani, iyisi mi yol yakınken Türkiye ayağını denk alsın.

Bunlar bitpazarına gönderilmesi gereken 'eski'ye ait kafa yapılarının bakış açıları ve değerlendirmeleri. 2009 yılının dünyasında Amerika'nın küresel çıkarları açısından Türkiye mi, yoksa İsrail mi daha önemli; tartışmaya değer.

Türkiye, ABD'nin Orta Asya'dan Kafkasya'ya, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kadar uzanan 'hayati çıkar alanları' bakımından son derece büyük öneme sahip. Amerika'ya bu 'kilit ve geniş jeopolitik havza'da İsrail'den edinebileceği bir fayda yok, hatta İsrail, Beyaz Saray'ın baş ağrısı. Geçen gün Strobe Talbott söyledi, Başkan Barack Obama'nın dünyada popülarite reytinginin en düşük olduğu ülke şu ara İsrail. Yüzde 10'un altındaymış.

Amerika'nın İsrail'i kollamak uğruna yaptığı her girişim, buna katılanın başına bela oluyor. Gazze'deki İsrail savaş suçlarını belirleyen ve üstelik bir Güney Afrikalı Yahudi'nin damgasını taşıyan Goldstone Raporu'nun BM İnsan Hakları Konseyi'nde oylanmasını Filistin lideri Mahmut Abbas'a baskı yaparak erteletti Amerika. Sonuçta, hem Rapor oylandı ve kabul edildi ve hem de Mahmut Abbas (Abu Mazen) Filistin halkı nezdinde iflah olmaz şekilde zora düştü ve bu iş siyasi rakibi Hamas'a yaradı.

Tecrübeli İsrailli gazeteci Nahum Barnea, İsrail hükümetinin Amerika'nın Türkiye'yi İsrail'e karşı zapturapt almasını beklediğini belirtiyor. İsrail hükümetinin beklentisi demek ki bu.

Türkiye'de 10 yıldır Amerika'yı etkilemek için İsrail ile iyi ilişkilerin şart olduğu düşünülüyordu. Yani, Washington yolu Tel Aviv'den geçer gibi bir anlayış yaygınlaştırılmıştı. Şimdi, Tel Aviv, Ankara'ya Washington üzerinden ulaşmaya çalışıyor.

Amerika'nın İsrail'e müzahir olmaya kalkışmasına uyum gösteren kendini yakıyor, Mahmut Abbas örneğinde olduğu gibi.

***

Şu değerlendirmeye ne diyorsunuz:

"Yıllarca İsrail ABD'nin kayıtsız şartsız desteğinin davranışlarının sonuçlarından kendisini korumak için yeterli olduğunu düşünerek hareket etti. Bu yüzden geçen hafta (Türkiye'den gelen tepki) onun için görülmemiş ölçüde travmatik oldu.

Hiçbir intihar eylemcisi kendisini havaya uçurmadı ve hiçbir roket ya da havan mermisi düşmedi, ama Türkiye'nin burnunu sürtmesi ve BM İnsan Hakları Konseyi'nden çıkan oy İsraillileri amaçsız bir bombardımandan daha fazla sarstı. Bu iki olay İsrail'in geçen kış 1400 Filistinliyi öldürdükleri ve Gazze'yi harabeye çevirdikleri saldırı için artan bir siyasi bedel ödemekte olduklarına işaret ediyor."

'The National' adlı gazetenin Tony Karon imzalı yazısından.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin geldiği dayandığı nokta kimse için sürpriz olmamalı. Bundan

10 yıl önce askeri işbirliği akıl almaz boyutlara çıkarılarak iki devlet arasında 'balayı' başladığı vakit, bunun hararetli destekçilerini, özellikle İsraillileri sinirlendirecek şekilde İsrail televizyonuna da konuşmuştum, İsrail yanlısı Amerikan düşünce kuruluşlarında da.

İsraillileri, bu 'balayı' ilişkisinin sahici bir ilişki olmadığı, hastalıklı olduğu ve Türkiye halkının iradesine değil, 28 Şubatçı 'asker-sivil' ekibin siyasetine dayandığını söylemiştim. Bunun Türkiye'de 'demokratik bir iktidar yapısı' oluştuğu vakit böyle süremeyeceği uyarısını yapmıştım.

İsrailliler, Türkiye halkının duygularını ve seçilmiş temsilcilerini pek nazar-ı itibara almadılar. Türkiye 'devleti' ve 'askeri kurum'la kurdukları ilişkiyi yeterli ve ebedi sandılar. Türkiye 'demokratikleştikçe', İsrail ile ilişkinin böyle sürmesi imkânsızdı.

Gazze, Türkiye'de yüzde 47'lik seçmen desteğiyle hükümet kurmuş, Ortadoğu'da etkili olmayı hedef alan bir iktidar dönemine denk geldi. 'Balayı' bitti. Halktan halka kurulan bir ilişki değildi zaten. Derinliği yoktu.

***

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın 'faturası'nın Türkiye tarafından ödeneceğini düşünenler yanılıyorlar. İsrail'in saygın Haaretz gazetesi önceki günkü 'Gereksiz Düello' başlıklı başyazısında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Türkiye'nin Suriye ile başlayabilecek müzakerelerde güvenilir arabulucu artık olamayacağını bildirmesini

sert bir şekilde eleştiriyordu.

Haaretz, başyazısını şöyle bitirmişti:

"Eğer güvenilir arabulucular listesinden çıkarılırsa bundan zarar görecek olan Türkiye değildir. Daha ziyade, gelecekteki görüşmeleri kolaylaştıracak önemli bir iletişim kanalını kapatmış olacak olan İsrail'dir."

Sağcı Jerusalem Post ise dünkü sayısında İsrailli bakanların 29 Ekim resepsiyonuna katılıp katılmamak konusunda ikiye bölündüklerini haber veriyordu. Enformasyon ve Diaspora Bakanı Yuli Edelstein katılmayacakmış; "Yüzümüze tükürecekler ve yağmur yağdı diyeceğiz.

Gitmeye niyetim yok ve bakan arkadaşlarımın da öyle davranmalarını umut ediyorum" demiş. Bilim ve Teknoloji Bakanı Daniel Hershkowitz de gitmeyecekmiş.

Buna karşılık Ticaret ve Çalışma Bakanı -tecrübeli bir politikacı ve askerdir- Binyamin Ben-Eliezer, Türkiye ile ilişkileri 'stratejik' olarak nitelemiş ve 'her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğini' belirtmiş. O katılacakmış.

Görüldüğü gibi, İsrail, Türkiye ile ilişkilerini tartışıyor ve hükümeti eleştiriliyor.

Türkiye'de komplekslenmeye ve bozgunculuğa gerek yok. İsrail'in 'dokunulmazlığı' olmamalıydı ve Türkiye bunu kaldırdı. Az iş değildi.

Ama yapıldı ve 'faturası' Türkiye'den ziyade, buna yol açan İsrail'e çıkabilir.

Bu konuda da 'ezber bozma' zamanıdır...

Kaynak: www.zaman.com.tr ... »
Sayfalar: [1]  2  3  4  5  6  7  8  9  10  >>  11-20  21-30  31-40  41-50  51-60  61-70  71-80  81-90  91-100  101-102  
Kayıta git No.  
Top
İlanlar
Seyahat Acentası / Travel Agency
Sinop'da tek yetkili THY, ÖGER Türk Tur, Pegasus, SunExpress ve Anadolu Jet satış acentası!
Turkish AirlinesPegasus AirlinesAnadlouJetSunExpressÖger Tur Türk
Sinope Tours
Adres: Kıbrıs Cad. 3/A, 5700 Sinop
Tel.: +90 (368) 261 79 00
Fax: +90 (368) 261 08 10
Gsm: +90 (532) 744 12 60
Email: travel@sinopetours.com
Web: www.sinopetours.com ... »
Almanya vizesi için Almanca dil kursları!
ALMANYA VİZE YASASINDAKİ SON DEĞİŞİKLİĞE GÖRE AİLE BİRLEŞİMİ İÇİN ALMANYA’YA GİDECEKLERE ALMANCA İMTİHANI KAZANMAK ŞART

VİZE ALMAK İÇİN, Yeni Alman Vize Yönetmeliğine göre, aile birleşimi amacıyla Almanya’ya gidecek Türk Vatandaşları, öngörülen Almanca İmtihanını kazandıklarına dair belgeyi Almanya konsolosluğuna ibraz etmek zorundalar.

Bu konu ile ilg ... »
BILIYORMUYDUNUZ?
Sponsorlarımız:
Sinopetours
www.sinopetours.com / travel@sinopetours.com ... »
Anketler
Sinop'ta veya Türkiye'de Atom Santrali yapılmasını istiyor musunuz?
Hayır
Emin değilim
Evet
Daha fazla ... »
Mustafa Kemal Atatürk
... is turkish vision!
Haftanın yorumu
Burada yorum yayınlamak istermisiniz?

Yorumunuzu (en fazla 500 simge) email veya iletişim formu ile gönderin bize, burada haftanın yorumu olarak 1 hafta süreyle yayınlayalım! Yorumlar bize ulaşım sırasına göre yayınlanacaktır.
Haftanın duyurusu
Burada duyuru yayınlamak istermisiniz?

Yapmak istediğiniz duyuru metnini (en fazla 500 simge) email veya iletişim formu ile gönderin bize, burada haftanın duyurusu olarak 1 hafta süreyle yayınlayalım! Duyurular bize ulaşım sırasına göre yayınlanacaktır.
Firefox is the best browser to view this site! Please promote Open Source Software Products!
Home | İletişim | Üye girişi
Ziyaretçiler: 1123342 (Bugün: 111)